Ayna PD

merhabaayna

Ayna'nın Hikayesi

İki arkadaş hayal kurdular önce; dokunmak istediler insanlara, ayna olmak istediler. Yaşanmış, hikâyeleri olan eşyalarla dolu küçücük bir “Ayna” kurdular. Eski de kalmış eşyaları satan arkadaşları aradı bir gün onları. ‘Adınız AYNA size sizi simgeleyen bir ayna buldum, gelin’ dedi. Heyecanla gitti iki arkadaş ve görür görmez hayran kaldı ikisi de, kollarını açmış sanki kucaklamak için bekler gibi duran oyma ağacın içine yerleştirilmiş küçük aynalardan oluşan bu aynaya ‘Ben sizin için buraya geldim.’ diyordu. Logosu oldu kucak açan ayna; insanlara dokunmak isteyen “Ayna’ya”. Yıllar geçti küçücük “Ayna” büyüdü, eşyalar yenilendi ayak uydurdu yeni dünyaya. İki arkadaştan biri dinlenmeye çekildi, diğeri yola yalnız devam etti. Yalnız dediysek de tek değildi, başlangıçtan bu yana yanında olmaya devam eden ekip arkadaşları ile yeni katılanlara kucak açtı, kocaman bir “Ayna” ailesi oldu.

Bugün kapıdan girdiğinizde kucağını açmış sizi karşılar o ayna. Sağa doğru kıvrılıp da odalara açılan koridorda ilerlerken “Ayna’nın” ilk eşyası olan camları işlemeli kumaşla kaplı dosya dolabı göz kırpar size…

Hoş geldiniz!

Çalışma Alanlarımız

BİZİMLE İLETİŞİME GEÇİN

BLOG

Son Yazılar

Untitled design (4)
YENİ

“EL ÂLEM NE DER…

“EL ÂLEM NE DER” TUZAĞININ FARKINDA MISINIZ?

Klinik Psikolog Funda Tekelioğlu

“Biz eğitimli, güçlü kadınlarız. Ayaklarımızın üstünde dururuz. Toplumsal baskıları dışarıda bıraktık. Özgürüz” diyorsanız, bir de inanıyorsanız söylediklerinize…
Hadi biraz derinlemesine bakalım gerçekten size dayatılan toplumsal normlara sırtınızı dönebiliyor musunuz?

Mesela:
“Şu yaşa geldim hala çocuğum yok. Çocuk yapma yaşım geçiyor.”
“Hala evlenmedim, bu saatten sonra da?”
“Evlendim, boşandım. Ben kendime öyle demesem de resmen dulum artık.”
“Bu saatte olmaz ki.”
“Bu yaştan sonra…”
“Ya o kıyafet pek de uygun değil.”
“Saçımı o renk boyatmak mı? Bilmem ki.” Ve daha birçoklarından sadece birini hiç söylemedin mi kendine? Aklından geçti mi? İçinde bir yerlerde küçük de olsa yer almıyor mu? Cevap “evet” ise; bağıra bağıra “El âlem ne der ki?” tuzağının göbeğindesin. Cevap “hayır” ise; sanma ki kurtuldun. O zaman şöyle bakalım iç dünyamıza:

“Ben zaten sevmem ki.”
“Denemeyi düşünmedim bile.”
“Hiç istemedim zaten.” gibi sözlerle cümleye başladığın oldu mu? Cevap “evet” ise hiç boşuna kandırma kendini, “Aslında istemiyorum ki.” diyerek. Hani düşer de çocuk, pek incinir gururu “Acımadı ki.” der ya, sanki onunkine benziyor durum. Sadece farkında değilsin ama tuzağın içindesin.

“El âlem ne der?” kuşatmasının içinde alırsın kararlarını, özgürce aldığını zannedersin. Sadece mantık çerçevesinde değerlendirmiş olabilirsin. O mantık çerçevesinin içinde; ailenin beklentileri, o zamana kadar edindiğin statün, oluşturduğun imaj, akrabalarının hatta arkadaşlarının sana biçtiği rollerin fotoğrafları yok mu? Bu fotoğraflar aslında “El âlem ne der?” inanışının modern versiyonu değil mi?

Biraz daha ileriye gideceğim şimdi. Bak bakalım aklında kendine dair hangi kalıplar var. Mesela sen nasıl biri olmalısın, neleri yapmamalısın? Böyle şablonların var mı? “meli, malı” kalıpların var mı, diye sormuyorum bile. İşte tüm bunlar “El âlem ne der şimdi?” tuzağı.
Ne yani “Saldım çayıra Mevla’m kayıra mı diyelim?”
HAYIR!
Salma, sahip çık hatta kendine. İçine kulak ver sadece.
Aslında ne istiyorum?
Şimdi ne hissediyorum?
Aslında şimdi tam da şu anda ne yapmak istiyorum?
Tam şu anda aklımdan neler geçiyor?

Sadece seni ilgilendiren sorular sor bakalım. Gelen cevapların içinde gereklilikler varsa hala aynı tuzağın içindesin, yavaşça çık oradan. Tekrar sor aynı soruları. İçinden, içinin derinlerinden hemen cevap gelmeyebilir. Ee kolay değil o kadar zaman sesi kısılmış, bastırılmış yerden sesin çıkması. Biraz sabır gerek. Sormaya devam etmek gerek. En önemlisi güvenmek gerek. İç dünyanın aradığın cevapları vereceğine, bu cevapların da sadece sana ait olduğuna.
İçinden cevaplar gelmeye başladığında, biraz ürkütücü bir hal alır durum. Zira yapamayacağını düşündüğün şeyler isteyebilir iç dünyan senden. O tanıdık tuzaktan felaket senaryoları akar zihnine. Aman dikkat bir şey yapmak zorunda değilsin, sadece dinle, farkına var.

Biliyor musun? Aslında içine kulak verdiğin zaman, iç dünyanın zenginliğini görürsün ve seçme şansı verirsin kendine (artık daha fazla seçeneğin var çünkü ya eskisi ya da yenisi). Seçimlerinin farkında olarak yaşarsın, seçimlerinin sorumluluğunu alırsın. Kendine dürüst olursun, seversin kendini. Kim bilir, belki bir gün yeteri kadar sevdiğinde kendini, içinin en derinlerinden gelen sesi duyarsın ve gülümsersin hınzırca.

“Zor Konuları” Konuşmak Kim için Zor?

Klinik Psikolog Zeynep Yetkin

Deneyimlemesi kadar anlatması da zor olan durumlar vardır. İçinden geçerken bizi üzen, kaygılandıran, korkutan anılardan bahsetmek cesaret ve güvende hissedilen ortam ister. Bu nedenle bazen bu konulardan kaçma eğiliminde oluruz. Ebeveynlerin kaçışları çocuklarının ısrarlı sorularıyla son bulur.

Çocuklar sorularını en güvendiklerine sorarlar.
Çocuklar merak eder, bilmek ister ve hayatta en güvendikleri yetişkinler olan ebeveynlerine bir sürü soru sorarlar. Bazılarını cevaplamak ne kadar kolaydır. Cevapları zaten biliyoruzdur ya da o konulardan bahsetmek rahatsız edici değildir. Ancak gelen sorular ebeveynin de konuştukça kaygılandığı, nasıl cevap vereceğini bilmediği bir noktaya düşerse o zaman ortamda çocuğun asla anlayamadığı bir gerginlik belirir. Belirsiz çocuğun kaygısını arttırır ve daha fazla soruya sebep olabilir.

Zor konular hayatımızın her kısmında kendine yer bulabilir.
Zor konular denildiğinde birçok ebeveyn için ortak noktalar vardır. Boşanma, taşınma, ölüm, doğum, cinsiyet, hastalık gibi konulardan bahsetmek yetişkinlerde strese sebep olabilir. Birinin dünyaya gelmesine ya da bu dünyadan gitmesine bir yetişkin olarak bizlerin yüklediği anlamlar çocuklarınkinden çok farklıdır. Çocukların da en az bizler kadar etkileneceğini ya da bizler ne biliyorsak tüm detayları öğrenmeleri gerektiğini düşünür, tüm bunları onlara nasıl anlatacağımızı şaşırırız. Ebeveynler böyle düşünerek bu konuşmaları kendileri için zorlayıcı yapacak ilk hataya da düşerler.

Gelen sorular karşısında sakin kalmak en önemli noktadır.
Öncelikle çocuklar bir sürü soruyla karşınıza geldiğinde paniklemeyerek başlamak en iyisi. Bu soruların sebebi onun yaşının ya da gelişimsel özelliklerinin bir sonucu olabilir. Başka bir deyişle bu konularda soru sorması normaldir. Eğer yaşıyla uygun olmayan sorular duyuyorsanız, öncelikle bu merakın kaynağının peşine düşebilirsiniz. Çocuğunuza bu konuya ilgi duymasının sebebini sorabilirsiniz. Sorular çocuğunuzun yaşına uygun bir zamanlamayla geldiğinde ise siz ebeveyn olarak hazırlıksız olabilirsiniz.

Sorularına cevap vermek için onlardan zaman isteyin. Bunu yaparken samimi olun.
5 yaşındaki kızınızın, çevrenizde hiç ölüm yokken bu konuyla ilgili birden, pat diye sorması sizi fazlasıyla şaşırtabilir. Eğer nasıl cevap vereceğinizi gerçekten bilemediğiniz bir andaysanız ona “Bu soruya senin yaşına uygun nasıl cevap vereceğimi düşünmek istiyorum. Merak etmen çok doğal. Bana biraz zaman verirsen, sana anlatacağım” demekten çekinmeyin.

Çocuğunuzun sorusuna onun öğrenmek istediği kadarıyla cevap verin. Ayrıntıda boğulmayın.
Bu zamanı bir kitaba ya da bir uzmana danışmak için kullanın ve çocuğunuzu çok bekletmeden onun sorusuna cevap verin. Kısaca zor konuyu konuşmakta zorlanan ebeveyn olmayın. En önemli başka bir adım ise çocuğunuzun sorduğu kadarına cevap verin. Çocuğunuzun ihtiyacı; cevaplarınızın uzun olması değil, net olmanız. Kısa cevap vermekle kestirip atmak arasında mutlaka bir denge kurduğunuzdan emin olun. Çocuğunuza cevap verirken nasıl davranacağınız çok önemli. Ebeveynine rahatlıkla soru sorabileceğini bilerek büyüyen çocukların merak duyguları hiç azalmaz ve onları başarıya da bu taşır. Ayrıca hayatta zorlandığımız anlarda rahatlıkla konuşabileceğimiz bir ebeveynle sahip olmaktan daha önemli ne olabilir?

İLK YARDIM ÇANTASI: ÇOCUKLUK DENEYİMLERİMİZ

Uzman Psikolog Ceyda Yanar

Çocuklar büyüyüp gelişmeye başladıklarında onlarla iletişim kurmak daha kolaylaşır. Artık konuşabilir, sohbet edebilir ve aynı konu üzerinde fikirlerimizi paylaşabilir hale geliriz. Her zaman mutlu sonla bitmese de her yaştan çocukla sohbet etmek hayati önem taşır.
Çocuklar bizden o kadar çok yönerge ve komut alırlar ki bazen bizi duymaz olurlar. Söylediklerimiz ve yaptıklarımız arasındaki tutarsızlıkları fark ettikçe işler daha da karışır. Önce samimiyetimize inanmamaya başlarlar sonra da bizi dinlemekten tamamen vazgeçerler. Bu yaptığımızı fark etmek ve onu yeniden revize etmek de hayatın akışı içinde pek mümkün olmaz. İşte tam da böyle anlar için bizim kendi kişisel geçmişimiz yardımımıza koşar. Bir anne, bir baba, bir öğretmen ya da abla olmadan önceki halimiz ilk yardım çantası gibi hayatımızı kurtarır.

Çocuklar ebeveynlerinin çocuk haline yabancıdır.
Çocuklar, çoğu zaman etrafındaki yetişkinlerin çocukluk hallerine dair herhangi bir bilgiye sahip olmaz. Biraz şanslıysa ve o yıllara ait fotoğrafa, eşyaya, kıyafete ya da oyuncağa ulaşabilir ve bunlar üzerinden sohbet edilebilir. Belki… Çocuklar, yetişkinleri iş yapan, sorun çözen, yöneten, kural koyan ve güçlü pozisyonlara sahip haldeyken tanır. Bu yüzden onların yaptıkları hataları, yanlışları, saçmalıkları ya da patavatsızlıkları sadece bir hayal gibi kabul eder. Bizi onlara bağlayacak en güçlü köprü ise kendi geçmişimizdir.

Kurduğumuz cümleler aradaki mesafeyi açabilir.
Çocuklar ne vakit bizlerden bir şey istese “Ah biz küçükken bu kadar şanslı mıydık?” diye başlayan cümleler kurardık. Bu cümleler “Sen ne gördün ki zaten. Biz küçükken neler yaşadık. Hiçbir şeyin kıymetini bilmiyorsun. Bana o topu bile almadılar. Şimdi senin elinde son model telefon var.” diye devam eder. Kabul etmek şart, hepimiz buna benzer veya bu yola çıkacak sayısız cümleyi hayatımızda en az bir kez kullandık. Biliyor musunuz? Cümleler bu şekilde geldiği zaman bunlar çocuklar için sadece bir vızıltı olarak duyuluyor ve bitiyor. Onlara vermek istediğimiz mesajı veremediğimiz gibi bir de üzerine aradaki mesafeyi bir adım daha açıyoruz.

Tecrübeleriniz nasihat olmasın!
Peki nasıl yapsak olur diye soruyorsanız cevap çok basit: samimi olmak ve nasihat etmemek. Siz küçükken o topa sahip olmadığınızda neler hissettiğinizi hatırlıyor musunuz? Üzüntü mü? Hayal kırıklığı mı? Değersizlik mi? Belki de şu an burada yazmayan bambaşka bir şey geçti içinizden. İşte çocuğunuzla paylaşmanız gereken kısım tam da burası. Eğer onun sizi duymasını ve anlamasını istiyorsanız önce onun yaşadığı şeyi bir zamanlar deneyimlemiş olan “çocuk anne” ve “çocuk baba” duygularıyla karşılaştırın onu. Bakalım bir zamanlar kendisiyle aynı şeyleri “hisseden” ebeveynleriyle tanışmak çocuğunuza nasıl gelecek?

AYNA YAYINLARI

Ayna

Bülten

aynapdlogodisif

İletişim Bilgileri

İnönü Caddesi, Aydoğan İş Merkezi

No: 12, Kat: 7, Daire: 20, 34734

Sahrayıcedit / Kadıköy İSTANBUL

2018 © Ayna PD - Eğitim ve Psikolojik Danışma Merkezi | Tukan Ajans