Ayna PD

merhabaayna

Ayna'nın Hikayesi

İki arkadaş hayal kurdular önce; dokunmak istediler insanlara, ayna olmak istediler. Yaşanmış, hikâyeleri olan eşyalarla dolu küçücük bir “Ayna” kurdular. Eskide kalmış eşyaları satan arkadaşları aradı bir gün onları. ‘Adınız AYNA size sizi simgeleyen bir ayna buldum, gelin’ dedi. Heyecanla gitti iki arkadaş ve görür görmez hayran kaldı ikisi de, kollarını açmış sanki kucaklamak için bekler gibi duran oyma ağacın içine yerleştirilmiş küçük aynalardan oluşan bu aynaya ‘Ben sizin için buraya geldim.’ diyordu. Logosu oldu kucak açan ayna; insanlara dokunmak isteyen “Ayna’ya”. Yıllar geçti küçücük “Ayna” büyüdü, eşyalar yenilendi ayak uydurdu yeni dünyaya. İki arkadaştan biri dinlenmeye çekildi, diğeri yola yalnız devam etti. Yalnız dediysek de tek değildi, başlangıçtan buyana yanında olmaya devam eden ekip arkadaşları ile yeni katılanlara kucak açtı, kocaman bir “Ayna” ailesi oldu. Bugün kapıdan girdiğinizde kucağını açmış sizi karşılar o ayna. Sağa doğru kıvrılıp da odalara açılan koridorda ilerlerken “Ayna’nın” ilk eşyası olan camları işlemeli kumaşla kaplı dosya dolabı göz kırpar size… Hoş geldiniz!

Çalışma Alanlarımız

BİZİMLE İLETİŞİME GEÇİN

BLOG

Son Yazılar

38163556 - unrecognizable grandmother and her granddaughter holding hands.

Büyüklerimiz

Büyüklerimiz

Zamanın içinde ileri-geri danslarımızın öncüleri “BÜYÜKLERİMİZ”
Uzman Psikolog Yüksel Artar

Kuşaklar arası bir köprüdür ninelerimiz ve dedelerimiz. Geçmişle geleceği, uzakla yakını, dün ile bugünü birbirine bağlarlar. Bu birleştirici bağın sayesindedir ki köklerimizden beslenir, geleceğe umutla yöneliriz.
Anlatsalar da anlatmasalar da büyüklerimizin duruşunda, bakışında, yüzündeki her çizginin altında geçmişte kalan yaşanmışlığın izleri, geleceğin ise düşlemsel beklenti ve umutları gizlidir. Sadece kendi deneyimleri değil, kendi geçmiş kuşaklarının yaşadıklarının izdüşümleri de saklıdır onların her ifadesinde.
Bildiğimiz gibi beynimizdeki yalnız hafıza merkezi değildir hatıraları saklama rolünü üstlenen. Nesiller boyu yaşanan tüm deneyimlerimizin geçişlerinin taşınmasına bedenimizin tüm duyu organlarının her hücresi de eşlik eder. Mesela; derimizle dokunuşları, dilimizle aldığımız tadı, burnumuzla içimize çektiğimiz kokuyu alır depolarız. Tüm bunların birikimlerini ve yansımalarını bizler de yüklendiğimiz gibi bunun en geniş, en zengin örneğini buluruz büyüklerimizle gönülden gönüle, göz göze ve el ele buluşmalarımızda.
Yaşadığı ülkenin tarihsel değişimlerini, sosyal dönüşümlerini, varsa memleket göçlerini, yeniden yerleşim öykülerini büyüklerimizin söylemlerinden öğrenir, gelenekleri ve görenekleri özel günlerimizde yaşama katkılarında gözleriz. Bulunduğu coğrafyanın besinlerini hücrelerinde işleyerek bize bunları biyolojik olarak aktaran, dinlediği nağmeleri, ezgileri, masalları, deyişleri yüreğine ve hatıralarına nakşederek bizlere geçişini sağlayan da yine büyüklerimizdir. Böylece kültür yaşantımızın yarınlara taşınmasına katkıda bulunurlar.
Anne karnında yaşama başlayışımızdan ölene dek bedenimiz ve ruhumuzla acı- tatlı birçok izleri taşır, anılar biriktiririz. Bu anılar salt bir deneyim birikimi değil aynı zamanda haresinde yaşananlara ilişkin duygusal yükler de barındırırlar. İşte büyüklerimiz de bize hayat hikâyelerinden kesitler sunarken aktardıkları yalnızca olaylar zinciri değildir. Yaşadıklarıyla bağlantılı olarak hissettikleri acıları, üzüntüleri, hayal kırıklığı gibi duyguları bizlere aktardıkları gibi, bunlarla nasıl baş edebildikleriyle ilgili cesaretlendiren, yaşama sevincini arttıran, umut aşılayan sevgi ve neşe yaratan duyguları da bizim repertuarımıza katarlar.
Çocuklar anne babalarının çocukluk hikâyelerini; yaramazlıklarını, muzur davranışlarını en şirin hallerini de aile büyüklerinden dinlerler. Anne ve babasının kendisine benzer ve farklı yanlarını fark etmek kimlik oluşturma yolundaki çocuğa yardımcı olur. Yine büyükanne ve babasından soyağacı hakkında edindiği bilgilerle kendisini aile içinde konumlandırması kolaylaşır.
Zamanımızda her ne kadar kurumsal çocuk bakım ve eğitim merkezleri de olsa bazı aileler çeşitli nedenlerle (ekonomik, güven, lokasyon, yeteri kadar çocuk yuvalarının olmayışı gibi) halen büyükanne ve babalarına çocuklarını büyütme sorumluluğunu vermeyi sürdürmektedir. En azından yuvaya gitme yaşına gelene kadar torununa gönüllü olarak bakmak, aile büyüklerine kendilerini işe yarıyor olma duygusunu tattırır, meşguliyet kazandırır, aldığı sorumlulukla yaşamın içinde olma şansını da yakalamasına yardımcı olur.
Büyüklerle, çocuk ve gençlerin ilişkilerinde sadece büyükten küçüğe doğru tek yönlü bir akış yoktur. Aslında her iki taraf birbirlerine çift yönlü olarak katkı sağlarlar. Nasıl ki büyükler geçmiş birikimleriyle yeni neslin dünyasına bir alan açıyorsa çocuk ve gençler de büyüklerin yaşamına farklı açılardan yenilikler getirir ve onların hayata katılma arzusunu arttırır. Örneğin; torunundan bilgisayar kullanımını öğrenen birinin sosyal ağlara katılarak çevresiyle ilişkiler kurmasının yolunun açılması gibi.

Birçok araştırma var ki çocuk ve gençlerin yaşlılarla birlikte zaman geçirmelerinin yaşlıların bilişsel, zihinsel, sosyal gelişimlerine destek olduğunu göstermiştir. Yaşlanmayla beraber zayıfladığı düşünülen yetilerinin bir kısmının geri kazanıldığı görülmüştür.
Bu nedenle, büyüklerimizin yaşadıklarının birikimini yeni nesillere aktarılmasına fırsat verebilecek sosyal organizasyonların kurumsal olarak oluşturulması, onların, tecrübelerinin atıl olarak kalmasını engelleyecektir. Ayrıca, toplumla bütünleşmelerine ve yaşama bağlı kalmalarına katkı sağlayacaktır. O güne dek yaşadıklarının ve öğrendiklerinin işe yaradığını görmek, büyüklerimize yaşamının anlamlı geçtiğinin hissini ve doyumunu verecektir. Bu aktarılanlar ister basit bir ev işinin öğretilmesi, bir tohumun ekilmesi olsun, isterse çok zor bir matematik probleminin çözümü olsun. İster yazılı ister sözlü. İsterse bir hayatta kalma deneyimi olsun. Sanatın ise her türü. Yeter ki bir başkasının varlığında kendi kazanımlarının yaşama geçirilmesi sağlanmış olsun.

Kucak Giren Eve Doktor Girmez

Uzman Psikolojik Danışman Nur Ağdelen

Gün içinde yakınınızda olan sevdiklerinize hangi sıklıkta sarılırsınız? Bu, son zamanların araştırmalarında sıklıkla sorulmaya başlanmış bir soru. Sarılmanın araştırmalara konu olmasının nedeni belki de, günlük yaşam telaşı içerisinde koşuştururken ve ekranlara bakarken kucaklaşmanın unutulmasıdır. Ne dersiniz?
Bu konuda yapılan neredeyse bütün araştırmalarda, yakın olunan birine sarılmanın rahatlatıcı, koruyucu ve iyileştirici etkisinden söz ediliyor. Peki, sarılırken ne oluyor da bu deneyimin kendisi böyle bir etki bırakıyor? Sarılmayla ilgili araştırmalardan çıkan ortak bir sonuç, birine sarılmanın beyindeki oksitosin düzeyini artırdığı yönünde. Oksitosin, sevgi, güven ve bağlanmayı sağlayan bir hormondur. Birbirine sarılan ve dokunan her insanda oksitosin salınımı artar ve bu, onlar arasında bağlanmayı oluşturur, onların ilişkilerini güçlendirir. Oksitosin, aynı zamanda stres tepkisini azaltmaya yardım eder. Böylece kaygının ve depresyonun azalmasını sağlar. Ayrıca, bağışıklık sisteminin güçlenmesini ve acıya dayanıklılığımızın artmasını sağlar.
Sarılmayla ilgili yapılan araştırmaların birinde, yakınlarından hissettiği desteğin, kişinin hasta olmasını önleyeceği düşünülmüş. Nasıl mı? Destek aldıklarında, o kişilerin kendilerini mutlu hissedeceği, buna göre stres düzeylerinin düşeceği, böylece bağışıklık sistemlerinin güçlenerek, hastalıklara karşı daha dirençli olacakları düşünülmüş ve 404 kişinin hissettiği sosyal destek, bu kişilerin günlük çatışmaları ve sarılma sıklıkları incelenmiş. Daha sonra bu insanlar soğuk algınlığına neden olacak bir virüse maruz bırakılmış. Araştırma sonucunda, bu kişilerin yakınlarından aldığını hissettiği desteğin, onlarda enfeksiyonun artmasını engellediği bulunmuş. Demek ki, etrafınızdaki kişileri sevdiğinizi, onları anladığınızı ve desteklediğinizi onlara ne kadar çok hissettirirseniz, onları hastalıklardan o kadar çok koruyabilirsiniz. Tabii ki, bu sizin için de geçerli. Etrafınızda sizi anlayan, destekleyen insanlarla etkileşimde olmanız, sizin de hastalanmanızı önleyebilir. Yine aynı araştırmaya göre, yakınlarının desteğini daha çok hisseden ve daha çok sarılan kişiler, soğuk algınlığını yatağa düşmeden atlatıyorlarmış. Peki, bu ne demek? Eğer hastalandığınızda yakınlarınızın ilgisini ve desteğini görürseniz, onlarla kucaklaşırsanız, yakınlarınız tarafından desteklendiğinizi hissedersiniz ve hastalığınız ilerlemeden, kendinizi daha erken toparlayabilirsiniz.
Aslında bu bilgi, hastalıkların psikolojik bir yanı olduğunu da doğruluyor. Bazı kaynaklar, insanların şefkate, dinlenmeye ihtiyaç duyduğunda, bunu karşılayamazlarsa, bu ilgiyi dolaylı yollardan alabilmek için farkında olmadan hastalandıklarını söyler. Bu, sadece kısa dönemli soğuk algınlığı gibi hastalıklarda değil, kronik hastalıklar için de geçerlidir. Bu konuda Kuzey Carolina’da menopoza girmek üzere olan kadınlarla bir araştırma yapılmış. Bu araştırmada partnerleriyle daha sık sarılan kadınların oksitosin düzeyleri daha yüksek bulunmuş. Bu kadınların kan basınçları ise daha düşükmüş. Yani sarılma, bu insanlarda oksitosin düzeyini artırarak, kalp hastalıklarını önlemiş. O halde, sarılmak kalbe de bire bir!
Gelelim sarılmanın bir yararına daha: Çiftlerle ilgili bir araştırmada kişilerin bedenlerindeki yaraların iyileşme hızının, ilişkileriyle bağlantısı incelenmiş. Birbiriyle el ele tutuşan, romantik bir filmin bir bölümünü izleyen, romantik bir iletişim içerisinde olan, yirmi dakika boyunca sarılan çiftlerin daha yüksek düzeyde oksitosin salgıladığı bulunmuş. Yüksek düzeyde oksitosin salgılayan kişilerin bedenlerindeki yaralar daha çabuk iyileşiyormuş. Diğer yandan, bu sosyal bağlantı, evlilik çatışmalarıyla olumsuz etkilendiğinde yara iyileşmesi gecikiyormuş. Sarılmak, hem fiziksel yaraların hem de ilişkide yaşanan çatışmaların açtığı ruhsal yaraların iyileşmesinde belirleyici rol oynuyor. İyi bir ilişki ise, sadece ruhsal yaralarınızı değil, bedensel yaralarınızı da sarabilir, onlara merhem olabilir. Ne ilginç, değil mi?
Bedensel temas ve sarılmanın ruhunuza ve bedeninize yaptıklarına bakar mısınız? Sarılmanın faydaları saymakla bitmez, ama bunu vurgulamadan yazıyı bitirmeyelim: Fiziksel temasa pek de ihtiyacınız olmayan bir anda, çok yakınınız olan biri olsa dahi size sarılsaydı ne hissederdiniz? Belki bu sefer mutlu olmak yerine, bundan rahatsız olabilirdiniz. O halde, ne zaman ve kim tarafından kucaklandığınız da önemli. Böyle düşününce, hem kendi ihtiyaçlarınızı, hem de karşınızdakinin ihtiyacını kollayarak, gerçekten ihtiyacınız olduğunda kucak istemek ya da gerçekten ihtiyacı olduğunu düşündüğünüz bir anda yakınlarınızın sarılmaya ihtiyacı olup olmadığını sormak, isteğine göre onlara sarılmak kelimenin tam anlamıyla ilaç olabilir.
Yakınlarınızla yeterince bedensel temasta bulunuyorsanız, bunu yapmaya devam edin. Bunu yeterince yapamıyorsanız da, hiçbir şey için geç değil, vakit kaybetmeyin. Şu andan itibaren sevdiklerinize daha çok sarılmaya başlayın!

Happy funny girl twins sisters hugging and laughing

Kardeşlik

Kardeşlik

“BÜYÜK ÇOCUK/ ABLA”
Sana bir kardeş geliyor dediklerinde 5 yaşındaydım, kim demişti hatırlamıyorum. Oyun arkadaşı gelecekti bana. Artık evcilik oynarken masanın bacaklarını arkadaş diye kullanmama gerek kalmayacaktı, bahçeye çıkamadığımda konuşacağım biri olacaktı. Hatta umurumda bile olmayacaktı dışarı çıkamamak, pencerenin pervazında oynayan çocukları seyretmezdim kesin kardeşim yanımda olursa. Yalnız uyumak zorunda kalmayacaktım, hayal arkadaşlarımla konuşmama da gerek yoktu, onlara veda etmenin zamanı gelmişti, kardeşim gelecekti ve ben artık onunla beraber olacaktım.
Sonra “kardeşin geldi sana hediye getirdi” dediler. Küçücük, pembe suratlı bir bebek, ‘’oyun arkadaşı olamaz ki, oyuncak bebek bu’’…
Meğer kardeş demek oyun arkadaşı demek değilmiş. Kardeş demek “sen artık ablasın” demekmiş. Kardeş demek “sen artık yolu açansın” demekmiş, sorumluluk demekmiş. “Önce sen yaşarsın, önce sen uğraşırsın, önce sen çarparsın anne-babanın kurallarına, engeline” demekmiş. Çünkü sen ilklerin yaşandığı, anne babanın acemiliğini seninle tamamladığı büyük çocuksun. Çocuk mu dedim ben, yanlış oldu sadece büyüksün, yaşın kaç olursa olsun…

***

Ailenin Büyük Çocuğu (Abla)
AİLENİN İLK ÇOCUĞU OLMA DENEYİMİ
Ailenin ilk çocuğu olmak, öncelikle büyük bir şans olmalı. Çifte piyango… Hem hayata gelmeyi hem de ilk çocuk olmayı başarabilmek kolay değil. Ama her avantajın bir de dezavantajı olduğunu da unutmamak gerek.
İlk başta her şey süper; herkesin beklediği ve sevmeye doyamadığı, yegâne tek tercih olmak, “Biricik” olduğunu yaşayabilmek…
El bebek, gül bebek yaşam, ta ki bir rakip ortaya çıkıncaya kadar. Onun adına “kardeş” dediler. Hediyeler getirdi gelirken; renkli balonlar ve güzel oyuncak bir bebek! Önce şaşkınlık ve ne olduğunu anlamaya çalışmak ve değişen şartları da hazmetmeye başlamak gerekti (travma). Doğal şansının, “senin olanın” elinden gitmesinin şaşkınlığı ve üzüntüsü (yas) “daha ben anneme doyamamışken!”. Oysa her şey bu kadar da iyi giderken, şimdi bunun altından nasıl kalkılacağını keşfetmek lazım!
Bir yol bulmalısın bununla baş edebilecek. Yoksa bu kadar risk çok yüksek bir çocuk için “Ya bu aşkı (anneyi) tamamen kaybedersem” (kaygı)
Kardeşi reddetmek de tehlikeli (anne onu da istiyor). O zaman nasıl bir çözüm bulmalı? Hem aşkı kaybetmeden hem de bu tehditle baş ederek uzlaşmayı öğrenmek. “Elindekini paylaşmak istiyor muyum ki?” deme şansın bile olmadan (Rekabet). “Anneyi paylaşmak lazım, ne kadar zor olsa da!”(uyum sağlama).
Erken başladı hayatın öğretileri. “İlk çocuk olmak” demek; hem hayata dair birçok şeyle birden baş edebilmek ve sağlam kalmayı da öğrenebilmek demek. (Öğrenemezsen zaten vay haline)
Hayata gelmeyi, annemizi-babamızı (ailemizi), genetik haritamızı, kaçıncı çocuk olacağımızı seçemiyor olabiliriz ama bize verilenlerle sonunda ne yapacağımızın seçimi bize ait. Orada tüm donanımımızı geliştirmeye devam ederek kendi “Ben”imizi inşa etmeye başlıyoruz” ve bu ölünceye kadar da devam ediyor. İyi ki! Her deneyimi kendimizi güçlendirmek için kullanıp kullanmamanın seçimi bize ait!

***

Ailenin Ortanca Çocuğu (Abla/Kız Kardeş)
BÜYÜK KARDEŞ OLMA
Ailenin ortanca çocuğu olarak yaşamda konumlanmak, yani hem kardeş hem abla olmak, oldukça geniş bir deneyim repertuarı kazandırıyor insana. Kardeş olmak pozisyonu, senden önce aileye katılan ablanın sorumluluklarından kaçınma şansını verirken, ablanın da anne babanın ilk göz ağrısı olma özelliğini kaybettiriyor ne yazık ki. Büyük ablam annemin ilk başvurduğu kişiydi çoğu zaman. Ama bazen üstlendiği sorumlulukları görünce de “İyi ki en büyük çocuk değilmişim” tesellisini de yaşatırdı bana. Ama benden küçük kardeşlerimin varlığı benim de çoğu zaman ablamla birlikte büyük kardeş olma rolünü paylaşmama neden oluyordu. Küçük yaşlarda bazen keyifle, bazen üfleyip püfleyerek kardeşlerimle ilgilenirken şimdi “İyi ki hayatımdalar” diyorum.

***

Ailenin Küçük Çocuğu (Küçük Kız Kardeş)
Büyük çocuk olmak, anne babanın ilk göz ağrısı, tek ilgi odağı olmaktır. Kardeş doğumuyla yaşadığı taht kaybının acısını yatıştırmak için hep iyi çocuk olmak ve çok çalışmaktır.

Büyük çocuklar ailenin geleneklerinin önemli bir temsilcisidir. Onlara ailenin değerlerinin son bayrak taşıyıcısı da denebilir. Ne kadar iyi eğitim alırlarsa alsınlar, içlerinden bir anda anneleri, babaları ya da büyük ebeveynleri çıkabilir.

Büyük çocuklar, kardeşlerine birçok izin yolu açarlar. Lisede arkadaşlarının evine misafirliğe bile bin bir izin ve tembihle giden büyük çocuğun en küçük kardeşi, ilkokuldayken arkadaşlarıyla kolaylıkla sinemaya, yemeğe gidebilir.

Büyük çocuklar birçok konuda kardeşlerine ebeveynlik ve öğretmenlik yaparlar. Yeri geldiğinde kardeşinin bezini değiştirir, yeri geldiğinde onu elinden tutar bakkala götürür, yeri geldiğinde aşk acısıyla ağlarken omuz olur kardeşine. Küçük çocuk derslerinde zorlandığında adres bellidir: ağabeyi veya ablası 🙂 Ağabeyi/ablası onu çalıştırır ve 60 olan not bir anda 100’e yükselir.

Büyük çocuklar kardeşlerine idol olur. İyi eğitimiyle, insanlarla iletişim kurma biçimiyle ailesinden devraldığı kuralları kardeşlerine aktarır durur. Eğitimi, dinlediği müzik, okuduğu kitap, davranışları kardeşlerine ilham olur.

Büyük çocuk kardeşlerini tehlikelerden korur. Bu koruyuculuğun ardında öfke de vardır elbet. Çünkü büyük çocuk olmak, anne baba için tekken, bir anda anne babayı sonsuza dek başka kardeşlerle paylaşmak demektir. Bu da doğal olarak kardeşlere kızgınlığı getirebilir.

Büyük çocuk olmak, bazen yan gelip yatmak, el ayak işlerini kardeşlerine yaptırmaktır. Bir şey kaybolsa kardeşinden sormaktır. Ee büyük olmanın, yaşanmış fazladan yılların bu kadarcık ayrıcalığı da olsun 😉

***

Ailenin Küçük Çocuğu (Küçük Kız Kardeş)
“KÜÇÜK KIZ KARDEŞ”
İki ağabeyin kıymetlisi bir kız çocuk. Onun gözünde büyük ağabey, evin ikinci babası gibi. Başın sıkıştığında sığınabilirsin. O çok güçlü. Üzülmez, üzülse de belli etmez. Her şeye göğüs gerebilir. İdare eder, anlar, gözetir. Öfkesi nadir ama sert… Sanki hep anlamak zorunda ama bu nasıl doğal, nasıl normal…
Bir de küçük ağabey var. O arkadaş gibi. O da büyük ama daha çok hakkı var. Şımarabilir, kapris yapabilir, mızıklanabilir, kıskanabilir. Ama zor sanki işi. Çünkü aynı zamanda büyük.
Büyük olmak çok konforlu. Hakların daha çok ama bir o kadar zor, yüklü. Onlar her şeyi bilebilir, sanki sorumlulukları çok. Ama ne güzel belki büyük, belki erkek oldukları için onlara güven daha çok. Onlar hem büyük, hem ağabey. İstediklerini yapabilirler ama istemeseler de, sırf büyükler istiyor diye kardeşle ilgilenmek zorundalar. Bu hiç güzel değil.

Ayna

Bülten

aynapdlogodisif

İletişim Bilgileri

İnönü Caddesi, Aydoğan İş Merkezi

No: 12, Kat: 7, Daire: 20, 34734

Sahrayıcedit / Kadıköy İSTANBUL

2018 © Ayna PD - Eğitim ve Psikolojik Danışma Merkezi | Tukan Ajans